Yazarlar


Son Güncelleme:11:06:51 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa YAZARLAR

Yazarlar

Kara elmas

Yemyeşil bir doğası vardır Zonguldak'ın. Engebeli, virajlıdır yolları. Merdivenler vardır her yanda. Öğrenciler okullarına, evlerine o merdivenleri tırmana tırmana giderler. Dağdan taştan yeşil fışkırır. Zonguldak'ta çok fazla demir görürsünüz bir de yeşilin yanı sıra. Ne yana baksanız demirden köprüler, raylar, geçişler vardır kömür taşınması için tasarlanmış. Merkezinde bir anıt vardır Zonguldak'ın. Bir tünel, tünelin ağzında başında ışıklı baretiyle bir kömür işçisi.... Hayat kömür işçilerinin maaş günlerine göre ayarlanır orada. Beyaz astığınız çamaşırı gri aldığınız olur balkon iplerinden. Aldığınız nefese bile yapışır kömür tozu. Zonguldak kara elmastır yani başlı başına... Üniversitenin adı bile Kara Elmas üniversitesidir.

Kara elmas doğumdur Zonguldak'da, yaşamdır... Her akşam beklediğiniz babanızdır, göz bebeğiniz oğlunuzdur... Kardeşinizdir kara elmas, üç aylık bebeğinizin babasıdır, yolunu gözlediğiniz sevdiğinizdir... Çocuğunuza aldığınız bir çift bayramlık ayakkabıdır...

Kara elmas bazen ölüm olur çöker madencinin ocağına.

İşte o zaman benim de dudaklarıma bir türkü çöker öyle hüzünlü, öyle mahsun... Başında baretiyle bir madenci “çocuklarım gülsün diye dost” der çatallı sesiyle...

Kara elmas bazen ölüm olur çöker madencinin ocağına... Çöker de bir daha kalkmak bilmez yüreklerdeki acı.



Ah İsmet Paşam, vah İsmet Paşam

Sağ olsan yine “Hadi canım sende” derdin

Mekan Milli İstihbarat Teşkilatı. Yıl galiba 1988. Bir masa etrafında toplanmış 30'u aşkın gazeteci. Hem yemek yiyorlar, hem de dönemin müsteşarı Korg. Teoman Koman'ı sorularıyla sıkıştırmaya çalışıyorlar. Masada kimler yok ki. Evvela Hakkın rahmetine kavuşmuş olanlardan başlayayım; Muammer Yaşar Bostancı, Uğur Mumcu, Teoman Erel, Yavuz Gökmen... Bugün aramızda bulunanlardan; Orhan Tokatlı, Yavuz Donat, Emin Çölaşan ve diğerleri. Tam bir solcu olan bir arkadaşımız Koman'a evirip çevirip aynı soruyu soruyor, “Efendim MİT müsteşarları neden hep asker oluyor. Darbeleri haber vermemek için mi?”

Paşa, diplomatça cevaplandırmaya çalışıyor ama anlayan kim. En sonunda şöyle konuştu, “Efendim bu ülkede başarıya ulaşan 27 Mayıs 1960'da bir askeri darbe, ihtilal oldu. Başında bulunduğum teşkilatın o dönemdeki adı Milli Emniyet Hizmetleri Başkanlığıydı. İhtilali yapanların ilk tutukları kişi de bu başkandı. Darbeyi kimlerin yapacağını günü gününe, saati saatine hükümete bildirmişti. Bu başarılı darbeden sonra 22 Şubat 1962'de ve 21 Mayıs 1963'de iki başarısız darbe girişimi oldu. Aynı teşkilat görevini yerine getirmiş, hükümeti ve başbakanı uyarmıştı.

Hani o I.ve II. İnönü savaşlarının kumandanı İsmet İnönü... Başbakan oydu. İki darbe girişimini de silahsa silah, karşı koyarak engellemişti.”

Paşam, tarih tekerrürden ibarettir. 31 Mart'ta alaylı mısın mektepli misin deyip askere saldırmışlardı. Şimdi onu da sormadan potansiyel suçlu askerler ve Cumhuriyet'i kuranlar. Ne diyeyim, seni kaybedeli neredeyse kırk yıl olacak. 12 Mart muhtırasına karşı çıkan sendin. Yassıada'daki ölüm cezalarını engellemek için çırpınan sendin. Bu ülkeyi II.Dünya Savaşı'na sokmayıp savaş bitiminde, paylaşım sırasında o savaşın tek galibi Stalin'in isteklerine karşı çıkan sendin. 1 milyon 200 bini müslüman olmayan 18 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'ni kaynaştıran sendin. Bugünleri görseydin acaba yine “Hadi canım sende” der miydin?



Ah şu Halk Partililer 2

Yer Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi. Duruşma salonunda, sanık mevkiinde Erdal İnönü var. Ne yalan söyleyeyim, parti kapatılmış ama biz onlara CHP'liler diyoruz. Partinin adı SODEP mi, SHP mi hatırlamıyorum, geçmiş gün... Erdal İnönü'nün suçu hava karardıktan sonra beş dakika daha halka hitap etmesi. Mahkeme ne yapsın, yasalar böyle. O zaman tek bir televizyon var, TRT. Yani anlayacağınız salonda tek kamera ve en az yirmi, yirmibeş foto muhabiri var. Nur içinde yatsın gözleriyle gülen Erdal İnönü sanıklara ayrılan bölümde tek başına, mütebessim duruyor. Foto muhabirleri pek cazip bir şey göremedikleri için, İnönü'nün avukat sıralarına yerleşmeye çalışan avukatlarına ilgilerini yönelttiler. Avukatların cüppeleri havada dalgalanıyor, el kol hareketleri gayet havalı. O dönem yüzbaşı olan duruşma yargıcı İsmail Hakkı Dirik duruşmayı başlatacak ama avukatlar bir türlü oturamıyorlar. Biz basın mensupları da bu durumu bir türlü anlayamıyoruz, kameraya olan ilgilerinden mi yoksa hukuk bilgilerinden mi? Bu arada duruşma yargıcı celseyi açtı ve söz isteyen askeri savcıya talebini sordu. Avukatlar duruşmanın başladığının farkında bile değildi. Askeri savcı, “Suç unsurları oluşmadığından davanın düşmesini talep ediyorum.” dedi. Yargıç avukatlara döndü, avukatlar hala tam olarak yerleşememişlerdi, kalemiyle birkaç defa masaya vurduktan sonra, “Avukat beyler, sayın savcının talebini işittiniz. Bu konuda ne diyeceksiniz?” dedi. Avukatlar birbirlerine baktıktan sonra -örneğin Önder Sav, Atilla Sav'a, diğerleri onlara- ve Atilla Sav, “Efendim müvekkilimiz sorgusunu müteakip sözlü savunma yapacak, ardından da yazılı olarak müdafasını takdim edecektir. Duruşmanın safatiyle ilgili arkadaşlarım adına da ben konuşacağım. Bizler de teker teker savunmalarımızı yaptıktan sonra yazılı olarak da taktim edeceğiz” dedi. Duruşma yargıcı İsmail Hakkı Dirik, “Efendim savcı beyin talebini işittiniz mi?” diye sordu. Avukatlar tekrar, “Bizim talebimiz budur” deyince bu defa Dirik, “Beyler askeri savcı suç unsurları oluşmadığından davanın düşmesini talep ediyor. Siz buna karşı mısınız?” Diye sordu. Avukatlar tekrar birbirlerinin yüzüne baktılar, “Biz de askeri savcının talebine uyulmasını istiyoruz” dediler. Gerçi onlar ille Erdal İnönü yargılansın deselerdi de mahkemenin askeri savcının talebini kabul edeceği anlaşılmıştı. Neden derseniz. Bu konuşmalardan sonra davanın düşmesinin karara bağlanması iki dakikayı bulmamıştı. Aradan yirmibeş sene geçti. Hiç unutamıyorum.

Düşünüyorum, Deniz Bey'in avukatlığına soyunanları. Allah yardımcısı olsun demekten başka elimden gelen bir şey yok.



İlhan Cihaner'in davasını izlemeli miyim?

Ergenekon sanığı, zanlısı, şüphelisi olmak nedir bilir misiniz?

Yarın Erzincan Savcısı Sayın Cihaner'in Yargıtay'da yargılanması yapılacak. Sayın Savcı Cihaner dün akşam uçakla Ankara'ya getirildi. Ben Yassıada'da, İmralı'da duruşmalar izledim. Uluslararası üç ajansın akredite Türkiye muhabiriyim. Başında bulunduğum araştırma merkezinde binlerce mahkeme dosyası, yüzlerce büyük davanın tüm belgeleri, binlerce iddianame var. Sağlık durumum müsait olmasa da bu davayı izlemem gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Ama bir şey, şu bir türlü anlayamadığım Ergenekon yaftası var ya, bana “Yapma, gitme, izleme...O gün orada bir çok gazeteci, görsel yayıncı olacak. Seni teşhir edecekler. Belki kötü niyetleri yok. Ama onların çalıştıkları kurumların mutfaklarındaki bazı -iyi niyetli iyi aile çocukları- bir tarihi davayı çarpıtacaklar. O davayı izlemek bir imtiyazdır. Taşıdığın sürekli basın kartı, kıdemin, konumun bunu sana sağlıyor. Senin oradaki varlığın, yarın bu davanın çile çekenlerini rahatsız edecek yorumlara neden olacaktır. Yine de karar senin”. Bir ses, “ Madem ki gazetecisin, bu olayı dünyaya duyuracak konumdasın diyor. Başka bir ses de, “Başkalarına haklı davalarında zarar verecek edimlere girme” diyor.

İlerleyen yaşımdan mı yoksa bunadım mı bir türlü karar veremiyorum....



Allah layığınızı versin....

Silivri'de yargılaması yapılan Ergenekon davası iki numaralı iddianame sanıklarındanım. Ankara, Batıkent Gersan'da kuruluşunda Şirinoğlu Sosyal Stratejik Araştırmalar Merkezi adı verilen sistemin yöneticisiyim. Sisteme bu adın verilmesinin nedeni, kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesi olan Berç Şirinoğlu'nun maddi ve manevi büyük katkıları ve emekleridir. 22 Ocak 2009 tarihinde İstanbul'a geldikçe misafir olarak kaldığım Şirinoğlu ailesine ait bir evde göz altına alındım. Bu araştırma merkezinde 60 binin üzerinde kitap, bir televizyon stüdyosu, geniş bir bilgisayar ağı ve halkın istifadesine açılmış bilgisayar dershanesi, çeşitli bilim adamları tarafından halka verilen seminer ve paneller için bir salon, organize suç, madde bağımlılığı ve suça itilen çocuklar hakkında milyonlarca belge var. Evet, 2008 yılında Yurttaşlık ödülleri dağıttım. Ödül alacak olanlar seçkin bir jüri tarafından belirlendi. Ödül alanların bir bölümü Ergenekon'la ilgili suçlandı. Kimlere ödül verdik; Yılın babası diye Fazıl Say gibi bir dehayı yetiştirdiği için Ahmet Say'a, dünyaya zihinsel engellilerin eğitimle kazandırılabileceğini kanıtladığı için Meliha Ölçen'e, Sevre giden yol adlı doktora tezinden ve emekli olduktan sonra özellikle kadınların oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarla yaptığı çalışmalardan dolayı E.General Hurşit Tolon'a, ART'de Emin Çölaşan'la birlikte yaptığı programdan dolayı Ergenekon sanıklarından Mustafa Balbay'a, emekliliğinden sonra yaptığı hukuk çalışmalarından dolayı Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'na ödül verdik. Bu liste uzayıp gider.

Gazeteciliğin A harfi olan polis adliye muhabirliğini seçtim. Hapishane, tımarhane ve benzeri nedenlerle 14 yıla yaklaşan bir dönem mesleğimden “resmen” uzak kaldım. Çay ocağı işletmeciliğinden sinema gişeciliğine, sanatçıların devam ettiği bir restoranın sahipliğine kadar çeşitli işlerle uğraştım. Bir bölümü haftalık 7 Gün dergisinde yayınlanan, diğer bölümü de günlük Aydınlık gazetesinde çıkan İŞKENCECİLER-KONTRGERİLLA diziniyle 12 Mart'ı tüm ayrıntılarıyla sergileyen çalışmanın içinde bulundum. Bugünün Kerameti kendinden menkul aydınları gibi ben yaptım demiyorum. Bir numara değilsem de iki numara da değildim. Bu vesileyle bu çalışmalara katkıda bulunan Taner Kutlay, Nimet Arzık, Armağan Anar'a Allah'tan rahmet diler saygılarımı sunarım. O dönemde Aydınlık'da yayınlanan DOĞUDAKİ 15 GRUP, İSLAMİ TERÖR , TKP çalışmaları bana ve arkadaşlarıma aittir. Terörden bahsedilen bu ülkede UKO, APOCULAR diye bahsedilen bölücü grubun Partiya Karkeran Kürdistan adıyla kurulduğunu Türkiye ilk defa Ünal İnanç'tan duydu. Amerika'da, İsviçre'de, Rusya'da, Suriye'de organize suçun bir bölümü olan terör, uyuşturucu kaçakçılığı, çocuk ist ismarı konusunda çeşitli konferanslara ve söyleşilere katıldım. Neredeyse üç sene olacak Ergenekon terör örgütü davasıyla da ilgilendim. İnanır mısınız hiçbir şey anlamadım. Yüce yargı, adalet sistemimiz bunu da çözer dedim.

Göz altına alındıktan sonra savcılık tarafından serbest bırakıldım. Ohh be kurtuldum diye sevinemedim. Başıma gelecekleri sanki anlamıştım. Ünal İnanç'ın araştırma merkezinden dört tane uzun namlulu suikast silahı çıktı! Allah layığınızı versin. İnşallah sizde de çıkar. Bir tanesi lunaparklarda atış yapılan havalı tüfek, bir tanesi ruhsatlı av tüfeği...

15 yıl öncesine kadar sıradan bir hastane olmaya çalışan Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'ni bugün Türkiye'nin en iyi sağlık kuruluşlarından birisi haline getiren Bedros Şirinoğlu ve ona bu fırsatı tanıyan daha önceki vakıf başkanına insan olarak şükran sunmak, insan olduğunu iddia edenlerin bir borcudur. Çocukları Suç ve Suçlulardan Koruma Vakfı'nın kurucu üyesi ve kurulduğu günden beri yönetim kurulu üyesi olan Berç Şirinoğlu ve ailesini adımı kullanarak yermek insanlık dışı bir davranıştır. Kurucularının dışında hiç kimseden bir lira dahi almadan çalışan bu vakfın etkinliklerinden bir bölümünü aşağıda yayınlıyoruz. Hayatta bir Allah'ın kuluna yardım etmemiş, kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeyen insanların ona buna pislik atması ne denli doğrudur?

Çeşitli ülkelerde ve ülkemde yıllarca canım cebimde dolaştım. Bu Ergenekon şüphelisi olmak kadar bana hiçbir şey bu kadar yıkıcı olmadı. Islak imza bilmem ne “Dursun Çiçek'in adına ilk defa Ünal İnanç'ın evinde bulunan belgelerde rastlandı”. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın bir albay intihar eder, Ali Tatar... Gazeteler yine yazar, albayın adına ilk defa yine Ünal İnanç'ın evinde çıkan belgelerde rastlandı. Ben bu iki askerin ne adını işittim ne de benim evimde böyle bir belge gördüm. Onu evimde bulanlara sormak gerekir. Ama bu insanların aileleri var. Benim düştüğüm durum ortada. Ne diyeyim.... Ermeni vatandaşlarımızın atalarının Osmanlı İmparatorluğu'na yaptıkları hizmetler, onların bilim adamları, sanatçıları, eserleri meydanda. Rusya'da Ermenilerle ilgili bir fıkra ile değerlendiririm. Allah Ermenileri ve diğer insanları Taşnaklardan korusun.

“Dünyadan bir uzay aracı Mars'a gitmiş. Aracın içinde biri Ermeni, biri Fransız, biri Rus, biri Amerikalı dört insan bir de Taşnak varmış. Fransız araçtan inip Fransa bayrağı dikmiş, yaşasın Fransa demiş. Rus inmiş bayrağını dikip yaşasın Rusya demiş, Amerikalı inmiş, bayrağını dikip yaşasın ABD demiş. Ermeni inmiş, kendi halinde bayrağını dikip yaşasın Ermenistan demiş. Taşnak inmiş, silahını çekmiş, Ermeniyi vurmuş. Burası Ermenistan bakın Ermeni ölüsü var demiş”

Eleştirilen Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin 2008 faaliyetlerinden bazıları;

-Temmuz 2008'de, “Kitabın Yolculuğu Projesi” kapsamında, Tekirdağ 1 ve 2 no'lu cezaevleri kütüphanelerine 500'er adet olmak üzere toplam 1000 adet kitap gönderildi.

-05.07.2008'de yapılan bir şölenle yardıma ihtiyacı olan 125 çocuk tüm ihtiyaçları (sünnet kıyafeti, iç çamaşırı, çorap, saat, oyuncak) karşılanarak ücretsiz sünnet edilmiştir. Çocuklara ve ailelerine şölende yemekli, canlı müzikli ve çeşitli başka gösterilerin olduğu bir eğlence düzenlenmiştir.

-Haziran 2008'de Ergazi Mahallesi muhtarlığına 1 adet büro masasıl, sandalyesi ve 2 adet dosya dolabından oluşan bir takım verilerek muhtarlık ofisi yenilenmiştir.

-Gönüllülerimizin yazdığı, eğitici çocuk hikayelerinden oluşan “Çocuk Hikayeleri Seçkisi” adlı bir kitabın derlenmiş ve yayına hazır hale gelmiştir.

-Ardahan İl Jandarma Alay Komutanlığı tarafından yörede ihtiyaç duyulan okullara dağıtılmak üzere, “Kitabın Yolculuğu Projesi” kapsamında, 2 ayrı parti halinde 110 koli kitap ve çeiştli giysiler gönderilmiştir.

-2008 yılı Ramazan ayı sebebiyle hazırlanan gıda yardımı paketleri ihtiyaç sahibi 100 aileye dağıtılmıştır.

-2008 yılı Kurban bayramı dolayısıyla 4 adet küçükbaş hayvan kesilerek ihtiyaç sahibi ailelere dağıtılmıştır.

-2008 yılı Kurban bayramı dolayısıyla 10 adet ihtiyaç sahibi ilköğretim öğrencisine kıyafet temin edilmiştir.

-İhtiyacı olan beş lise öğrencisine bir yıl süreli aylık burs verilmiştir.

-İhtiyacı olan iki üniversite öğrencisine bir yıl süreli aylık burs verilmiştir.

-Diyarbakır 75.Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi'ne muhtelif tarihlerde, “Kitabın Yolculuğu Projesi” kapsamında 4000 kitap gönderilmiştir.

-Ergazi İlköğretim Okulu'nun kütüphanesi yenilenerek 2000 adet kitap gönderilmiştir.

-Atatürk'ün emriyle kurulan Ergazi İlköğretim Okulu'nun 75.kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen tören için yapılan çalışmalara destek sağlanmıştır.

-Bedensel engelli ihtiyaç sahibi iki çocuğumuza iki adet akülü araba hediye edilmiştir.

-Bedensel ve zihinsel engelli bir çocuğumuza tekerlekli sandalye hediye edilmiştir.

-İhtiyaç sahibi dört Güneydoğu Gazisine birer adet akülü araba hediye edilmiştir.

 



Suçluların Telaşı

Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın İsmet İnönü'yü Hitler özentisi olmakla suçladığını medyamızdan okuyunca zihnimde bir dalgalanma yaşandı. Birden hiç yaşamamış olsam da bundan altmış yıl öncesine gittim. Adnan Menderes ve Demokrat Partililerin İnönü'ye karşı yürüttükleri karalama kampanyasını, basını bu yönde kendi istedikleri doğrultuda kullanmalarını, rahmetli İnönü'nün Menderes iktidarı döneminde muhalefet sıralarından Demokrat Partililere seslendiğini görür gibi oldum, “Suçluların telaşı içindesiniz. Sonra sizi ben bile kurtaramam.” Zaten nedense AKP iktidarı bana hep Demokrat Parti iktidarı dönemini anımsatır. 

Bir başbakan'ın asılması doğru mudur, değil midir tartışılır. Bir dönem böyle mi sona ermeliydi tartışılır. Tüm bunları analiz ederken dönemin şartlarını çok iyi değerlendirmek gerekir. Ancak inkar edilemeyecek olan, Demokrat Parti'nin iktidarda kaldığı 10 sene boyunca adına hiç de yakışmayacak bir şekilde dikta rejimine dönmesi ve “Menderes iktidarı” şeklini almasıdır.

Şimdilerde Başbakanımız R.T.Erdoğan ve AKP, Menderes iktidarına benzer bir şekilde İsmet İnönü üzerinden siyaset yapıyor. İsmet İnönü'nün siyasi tavrı, devlet adamı kişiliği beğenilir, beğenilmez. Ancak gerçek olan şudur ki, İsmet İnönü İstiklal Mücadelesi boyunca Mustafa Kemal'in yanında yer almış, mücadelenin kazanılmasında kilit noktası olan iki muharebeyi komuta etmiş, daha sonra yapılan Lozan Konferansı'nda, Mustafa Kemal ve Millet Meclisi tarafından Türk milletini temsil etmeye layık görülmüş tarihi bir karakterdir.

Ben CHP'li değilim ancak bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Türk milletinin kurtuluşunda büyük rol oynamış böylesine bir şahsiyetin dayanağı olmayan iddialarla itham edilmesine de yüreğim elvermez. İsmet İnönü'ye siyasi kişiliğini bir yana bırakarak vatanımın kurtuluşuna olan katkılarından dolayı sadece saygı ve şükran duyabilirim. CHP sıralarından hiç olmazsa bir milletvekili'nin çıkıp muhalefet sıralarından eski genel başkanlarının sözlerini iktidara hatırlatmasını beklerdim. Olmadı, demek ki kimsenin aklına gelmedi. Ben hatırlatayım o zaman; “Suçluların telaşı içindesiniz!”

 

 



Başbakan'dan tarihi demokrasi dersi

Tarih 23 Nisan 1920; Savaşa ve saltanata rağmen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde Büyük Millet Meclisi açıldı.

Tarih 1 Kasım 1922; Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı. 1 Kasım tarihi Hakimiyet-i Milliye Bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Tarih 1927; 23 Nisan günü Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başladı.

Tarih 1935; Hakimiyet-i Milliye ve Çocuk bayramları birleştirilerek Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Tarih 23 Nisan 2010; Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda bir çocuğu makam koltuğuna oturtarak demokrasi dersi verdi, “Yetki artık senin. İster asarsın ister kesersin. Her şey sende”

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN...



Anayasa dediğin bizde böyle delinir...

 

Varisi olduğunu iddia ettiğimiz Osmanlı'dan hukuk adına hille-i şeriyeyi aldık. 1961 Anayasa'sı bugün Avrupa Birliği ülkelerindeki anayasalarla rahatlıkla kıyaslanabilecek bir Anayasa idi. 1968 yılında Fransa'da başlayan öğrenci olayları dünyaya yayılırken biz de nasibimizi aldık. Olayların ne önünü ne arkasını irdeleyemediğimizden sosyoloji, mantık, felsefe ve insan haklarından nasibini almamış vatan kurtaran aslanlar tüm kabahati Anayasa'ya buldular. Bu Anayasa bize çok büyük deyip Allahın izni keremiyle, hayırlara vesile olsun temennileriyle 12 Mart 1971'i getirdiler. 

 

Anayasamızın 105.maddesi Cumhurbaşkanı'nın sorumluluklarını belirleyen maddedir. Burada Cumhurbaşkanı'nın ancak “vatana ihanet”le Meclis'in beşte üç çoğunluğunun oylarıyla suçlanabileceği yazılır. 9 Kasım 1989 tarihinde göreve başlayan karizmatik Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, göreve başladıktan 18 ay sonra yürürlüğe giren Terörle Mücadele Yasası'nın ek maddesine “yenisi hazırlanana kadar Hıyanet-i Vataniye Kanun kaldırılmıştır” maddesini koydu ve 10 Nisan 1991'de ülkemizde vatana ihanet suç olmaktan çıktı. Elhamdülillah 19.yılı idrak ettik. Bu ülkede aradan geçen bunca yılda bir tane bile vatan haini çıkmadı. Cumhuriyet Savcılarımız tarafından vatana ihanetle suçlanan, yargıçlarımız tarafından hüküm giyen olmadı. Her ne kadar Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde vatana ihanet suç sayılıyorsa da benim ülkemde vatan haini olmayacağından, daha doğrusu kanunsuz suç ve ceza olmayacağından böyle bir sıkıntımız yok.



Anayasa dediğim şey işime gelirse...

Güya “Kanunlar Anayasa'ya Aykırı Olamaz”

İnsan yaşlanınca bazı şeyleri anlayamıyor. Benim ülkem bir hukuk devleti. Vatandaşın birinci görevi kanunları bilmek. Ben bu kanunu bilmiyordum demek vatandaşı yaptırımlardan koruyamıyor. Bu sitede gizli tanık yasası ve yönetmeliğini yayınladık. Bunları okuyun, ne anlıyorsanız söyleyin dedik. Sitenin okurları da herhalde benim gibi okumuş, bir daha okumuş, tekrar tekrar okumuş ve hiçbir şey anlamamışlardı. Şimdi size bundan yaklaşık 22 sene önce gelişen bir olayı anlatayım. Eroin kaçakçısı iddiasıyla Behçet Cantürk diye bir adam yakalanmıştı. Onun ifadelerinden yola çıkan İsviçre polisi, Paul Varidel adlı birini yakaladı. Cantürk'ün hakim karşısına çıktığı gün İsviçre'den Türkiye'ye dört kişilik bir heyet geldi. Heyettekilerden biri federal savcı, biri sorgu hakimi, ikisi de polisti. Varidel İsviçre'de yargılanmış, ilk altı yılı şartlı tahliyenin görüşülmeyeceği 11 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Cantürk'ün ifadelerinden yola çıkan İtalyan mahkemesi Torino'da bir dava açmış, 8'i Türk 30'u İtalyan olmak üzere sanıkları yargılanıyordu. Bunların arasında Of'lu İsmail lakaplı İsmail Hacısüleymanoğlu, İnce lakabıyla meşhur Mehmet İncekaptan da vardı. Yine Cantürk'ün ifadelerinden yararlanan Newyork federal mahkemesi “Pizza Connection” adlı operasyonu tamamlamış, 15 'baba'ya suçunu kabul ettirmiş, 10 ile 15 yıl arasında ceza vermişti. Cantürk'ün durumu ne oldu diye sorarsanız, yargılamanın sonunda beraat etti.

Konumuz bu dava değil. Aralarında basın mensuplarının da bulunduğu bir grup, Cantürk'ün İsviçre'de bulunan 2,5 milyon dolarını Türkiye'ye getirmeyi başarmıştı. 1926 yılında kabul edilen Türk Ceza Kanunu'nun uyuşturucu madde suçlarını içeren 403.maddesinin son bendi “failin bilcümle menkul ve gayrimenkul mallarının müsaderesine dair hükmolunur” diyordu. Cantürk'ü avukatları Anayasamızın 38.maddesinde “genel müsadere cezası verilemez” hükmünden yola çıkarak Diyarbakır 1 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'ne itiraz ettiler. Anayasa Mahkemesi ise 1987/26 esas sayı, 1988/16 karar sayılı 3 Haziran 1988 tarihli hükmüyle 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 403.maddesinin son fıkrasının Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verdi. Ne var bunda demeyin. AKP iktidarı tarafından hazırlanan yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen benzeri hükümleri bünyesinde bulunduruyor. Öte yandan 5020 sayılı 12 Aralık 2003 tarihinde kabul edilen Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunda, bahsettiğimiz Anayasa Mahkemesi kararının genel müsadere cezası verilemez hükmüne aykırı bir çok konuyu taşıyor.

Yani Yürütme Türkiye Cumhuriyeti'nde en büyük erk. Bazı konularda hak, hukuk filan falan lafta kalıyor. Onun için şu Anayasa çabalarına hayret ediyorum.



Ergenekon Sanığı Olmak

Kuşku içinde onursuz yaşamak

Yukarıda iki başlık okudunuz. Kim bu adam derseniz, benim...

Bu Ergenekon dalgaları başladığında hiç mi hiç umursamamıştım. Yine birşeyler beni frenliyordu. İçimden bir ses “Bu görülmekte olan bir dava, sus sus sus” diyordu.

Şimdi bu davayla ilgili neler yazmışım diye bakıyorum. 2500 sayfalık iddianameyi duyunca Aykırı Haber'e birşeyler çiziktirmişim. “Ey yüce Türk milleti, devam eden olimpiyatlarda madalya alamadık diye üzülmeyin. Dünya kuruldu kurulalı hiçbir savcı 2500 sayfalık bir iddianame yazmadı” demişim. Ardından 2500 sayfalık iddianameyle 4 buçuk milyon sayfa tuttuğu iddia edilen dava 13.Ağır Ceza'nın yargıçları tarafından 12 günde incelenip kabul edilince “Ey Türk milleti, adalet mülkün temelidir. Yargıçlarımızla övünüyorum. Siz de övünün. Onların dirayeti, belagati karşısında dünya kükreyin” demişim. Ardından cezaevinden ölümüne bir iki gün kala tahliye edilen Kuddusi Okkır'ın göz göre göre nasıl öldüğünü açıklamışım. Bu yetmezmiş gibi Susurluk olayından sonra geçirdiği bir kaza sonucu beyninin bir bölümü harap olmuş İbrahim Şahin'le ilgili bir yazı yazmış, “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından cezası kaldırılan İ.Şahin'in nasıl bir numarayla sahte raporlar aldığını herhalde Cumhuriyet Savcıları araştırmışlardır. Onu, durumunu tetkik için hastaneye sevk etmişlerdir.” Bu yazıdan kısa bir süre sonra İ.Şahin Şişli Devlet hastanesine gönderildi. Genellikle bu tür hastaların konumu Bakırköy Akıl Hastanesi veya Adli Tıp Kurumu müşahadehane bölümünde incelenirse de sevkiyat oraya yapıldı. Şişli hastanesi sağlık kurulu Şahin'e demans(bunama) teşhisi koydu. Aradan bir buçuk yıla yakın bir süre geçtikten sonra Adli Tıp Kurumu, mahkemenin sorusu üzerine -cezai ehliyeti tam değildir- şeklinde bir rapor verdi.

Kadim dostum olan E.Org.Hurşit Tolon'la ilgili “Tolon'u Okkır mı yapacaksınız” diye bir yazı yazdım. Bu yazıdan sonra Tolon, Haydarpaşa GATA'ya sevk edildi. Birkaç gün sonra gözaltına alındım. Üç gün emniyet ve savcılık aşamasından sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. İşin vehametini bundan sonra anladım. Nice insan telefonlarında benim numaramı görünce cevap vermemeye başladı. El altından haber gönderip, onları tanıdığımı söylemememi rica ediyorlardı. Son elli yılım Türkiye'de pergelin battığı yerde bulunmakla geçmişti. Lazımlık diye bir kitap yazdım. İçimden siteye yazmak gelmiyordu. Bir yandan da, “Biz onun kafasını da koparabilirdik. O kitaplarına arşivine birşeyler olsa hücceten giderdi.” diye güzel haberler alıyordum. Bu cümleler benim değil onların. Herhalde fücceten demeye çalışıyorlardı. Bilgilenmek, öğrenmek ve insanları bilgilendirmek benim mesleğimdi. Oturup Rusya'daki Gülen okullarının neden kapatıldığını yazdım, Türkiye benden öğrendi. Ülkemle ilgili izlenimim herkesin korktuğu yönündeydi. Sanki gizli bir güç bu korkuyu yayıyor, insanlar bir paranoya, bir perseküsyon içinde yaşıyorlardı. Düşündüm o kadar da kötü değil. Kendi kendime “Bu kadar yalakanın, korkağın yanı sıra yürekli insanlar da var. Otur işine bak” dedim. Ne diyeyim, Allah encamımız hayreylesin. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan kullarına da akıl fikir ihsan eylesin demekten başka çarem yok. Bu yazıyı bir dertleşme olarak kabul edin.



Sayfa 1 / 4

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »