Ünal İnanç


Son Güncelleme:11:06:51 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa YAZARLAR ÜNAL İNANÇ

Ünal İnanç

Ünal İNANÇ, İstiklal savaşı gazisi bir anne ve babanın 1938 yılında doğan oğludur. Basın camiasına 1959 yılında Akis Dergisi'nde muhabir olarak adım atmış,  hapishane, akıl hastanesi ve yasal haklardan kısıtlılık gibi zorunlu aralıklardan sonra 1974 yılında çıkan af kanunundan yararlanmış ve aralıksız olarak günümüze kadar çalışmalarını sürdürmüştür.

Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarına göre Akis, Anka, THA, Vatan, Millet, Milliyet, Ayrıntılı Haber, Dünya, Söz, Sabah ve benzeri yayın organlarında çalışmıştır.

Hazırladığı haftalık Aykırı Haber programı STV, ART, Kanal 6 ve Ulusal Kanal'da 300'ü aşkın bölüm olarak yayınlanmıştır.

 

Türkiye ve Terör, Terör Örgütleri ve Ansiklopedik Sözlük, Bilinmeyen Sol, Doğudaki 15 Grup, Apo, PKK ve Saklanan Gerçekler(İmralı'da Neler Oluyor), Lazımlık gibi kitaplara ve çalışmalara imza atmıştır.

 

Dört çocuk ve beş torun sahibi olan Ünal İNANÇ'ın yöneticiliğini yaptığı Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde topladığı 60 bini aşkın kitabı, binlerce mahkeme dosyası, başta terör olmak üzere; organize suçlar ve espiyonaj'a ait bilgi ve belgelerden oluşan geniş bir arşivi vardır.



Ah İsmet Paşam, vah İsmet Paşam

Sağ olsan yine “Hadi canım sende” derdin

Mekan Milli İstihbarat Teşkilatı. Yıl galiba 1988. Bir masa etrafında toplanmış 30'u aşkın gazeteci. Hem yemek yiyorlar, hem de dönemin müsteşarı Korg. Teoman Koman'ı sorularıyla sıkıştırmaya çalışıyorlar. Masada kimler yok ki. Evvela Hakkın rahmetine kavuşmuş olanlardan başlayayım; Muammer Yaşar Bostancı, Uğur Mumcu, Teoman Erel, Yavuz Gökmen... Bugün aramızda bulunanlardan; Orhan Tokatlı, Yavuz Donat, Emin Çölaşan ve diğerleri. Tam bir solcu olan bir arkadaşımız Koman'a evirip çevirip aynı soruyu soruyor, “Efendim MİT müsteşarları neden hep asker oluyor. Darbeleri haber vermemek için mi?”

Paşa, diplomatça cevaplandırmaya çalışıyor ama anlayan kim. En sonunda şöyle konuştu, “Efendim bu ülkede başarıya ulaşan 27 Mayıs 1960'da bir askeri darbe, ihtilal oldu. Başında bulunduğum teşkilatın o dönemdeki adı Milli Emniyet Hizmetleri Başkanlığıydı. İhtilali yapanların ilk tutukları kişi de bu başkandı. Darbeyi kimlerin yapacağını günü gününe, saati saatine hükümete bildirmişti. Bu başarılı darbeden sonra 22 Şubat 1962'de ve 21 Mayıs 1963'de iki başarısız darbe girişimi oldu. Aynı teşkilat görevini yerine getirmiş, hükümeti ve başbakanı uyarmıştı.

Hani o I.ve II. İnönü savaşlarının kumandanı İsmet İnönü... Başbakan oydu. İki darbe girişimini de silahsa silah, karşı koyarak engellemişti.”

Paşam, tarih tekerrürden ibarettir. 31 Mart'ta alaylı mısın mektepli misin deyip askere saldırmışlardı. Şimdi onu da sormadan potansiyel suçlu askerler ve Cumhuriyet'i kuranlar. Ne diyeyim, seni kaybedeli neredeyse kırk yıl olacak. 12 Mart muhtırasına karşı çıkan sendin. Yassıada'daki ölüm cezalarını engellemek için ��ırpınan sendin. Bu ülkeyi II.Dünya Savaşı'na sokmayıp savaş bitiminde, paylaşım sırasında o savaşın tek galibi Stalin'in isteklerine karşı çıkan sendin. 1 milyon 200 bini müslüman olmayan 18 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'ni kaynaştıran sendin. Bugünleri görseydin acaba yine “Hadi canım sende” der miydin?



Ah şu Halk Partililer 2

Yer Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi. Duruşma salonunda, sanık mevkiinde Erdal İnönü var. Ne yalan söyleyeyim, parti kapatılmış ama biz onlara CHP'liler diyoruz. Partinin adı SODEP mi, SHP mi hatırlamıyorum, geçmiş gün... Erdal İnönü'nün suçu hava karardıktan sonra beş dakika daha halka hitap etmesi. Mahkeme ne yapsın, yasalar böyle. O zaman tek bir televizyon var, TRT. Yani anlayacağınız salonda tek kamera ve en az yirmi, yirmibeş foto muhabiri var. Nur içinde yatsın gözleriyle gülen Erdal İnönü sanıklara ayrılan bölümde tek başına, mütebessim duruyor. Foto muhabirleri pek cazip bir şey göremedikleri için, İnönü'nün avukat sıralarına yerleşmeye çalışan avukatlarına ilgilerini yönelttiler. Avukatların cüppeleri havada dalgalanıyor, el kol hareketleri gayet havalı. O dönem yüzbaşı olan duruşma yargıcı İsmail Hakkı Dirik duruşmayı başlatacak ama avukatlar bir türlü oturamıyorlar. Biz basın mensupları da bu durumu bir türlü anlayamıyoruz, kameraya olan ilgilerinden mi yoksa hukuk bilgilerinden mi? Bu arada duruşma yargıcı celseyi açtı ve söz isteyen askeri savcıya talebini sordu. Avukatlar duruşmanın başladığının farkında bile değildi. Askeri savcı, “Suç unsurları oluşmadığından davanın düşmesini talep ediyorum.” dedi. Yargıç avukatlara döndü, avukatlar hala tam olarak yerleşememişlerdi, kalemiyle birkaç defa masaya vurduktan sonra, “Avukat beyler, sayın savcının talebini işittiniz. Bu konuda ne diyeceksiniz?” dedi. Avukatlar birbirlerine baktıktan sonra -örneğin Önder Sav, Atilla Sav'a, diğerleri onlara- ve Atilla Sav, “Efendim müvekkilimiz sorgusunu müteakip sözlü savunma yapacak, ardından da yazılı olarak müdafasını takdim edecektir. Duruşmanın safatiyle ilgili arkadaşlarım adına da ben konuşacağım. Bizler de teker teker savunmalarımızı yaptıktan sonra yazılı olarak da taktim edeceğiz” dedi. Duruşma yargıcı İsmail Hakkı Dirik, “Efendim savcı beyin talebini işittiniz mi?” diye sordu. Avukatlar tekrar, “Bizim talebimiz budur” deyince bu defa Dirik, “Beyler askeri savcı suç unsurları oluşmadığından davanın düşmesini talep ediyor. Siz buna karşı mısınız?” Diye sordu. Avukatlar tekrar birbirlerinin yüzüne baktılar, “Biz de askeri savcının talebine uyulmasını istiyoruz” dediler. Gerçi onlar ille Erdal İnönü yargılansın deselerdi de mahkemenin askeri savcının talebini kabul edeceği anlaşılmıştı. Neden derseniz. Bu konuşmalardan sonra davanın düşmesinin karara bağlanması iki dakikayı bulmamıştı. Aradan yirmibeş sene geçti. Hiç unutamıyorum.

Düşünüyorum, Deniz Bey'in avukatlığına soyunanları. Allah yardımcısı olsun demekten başka elimden gelen bir şey yok.



İlhan Cihaner'in davasını izlemeli miyim?

Ergenekon sanığı, zanlısı, şüphelisi olmak nedir bilir misiniz?

Yarın Erzincan Savcısı Sayın Cihaner'in Yargıtay'da yargılanması yapılacak. Sayın Savcı Cihaner dün akşam uçakla Ankara'ya getirildi. Ben Yassıada'da, İmralı'da duruşmalar izledim. Uluslararası üç ajansın akredite Türkiye muhabiriyim. Başında bulunduğum araştırma merkezinde binlerce mahkeme dosyası, yüzlerce büyük davanın tüm belgeleri, binlerce iddianame var. Sağlık durumum müsait olmasa da bu davayı izlemem gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Ama bir şey, şu bir türlü anlayamadığım Ergenekon yaftası var ya, bana “Yapma, gitme, izleme...O gün orada bir çok gazeteci, görsel yayıncı olacak. Seni teşhir edecekler. Belki kötü niyetleri yok. Ama onların çalıştıkları kurumların mutfaklarındaki bazı -iyi niyetli iyi aile çocukları- bir tarihi davayı çarpıtacaklar. O davayı izlemek bir imtiyazdır. Taşıdığın sürekli basın kartı, kıdemin, konumun bunu sana sağlıyor. Senin oradaki varlığın, yarın bu davanın çile çekenlerini rahatsız edecek yorumlara neden olacaktır. Yine de karar senin”. Bir ses, “ Madem ki gazetecisin, bu olayı dünyaya duyuracak konumdasın diyor. Başka bir ses de, “Başkalarına haklı davalarında zarar verecek edimlere girme” diyor.

İlerleyen yaşımdan mı yoksa bunadım mı bir türlü karar veremiyorum....



Sayfa 1 / 9

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  9 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »