Yaşam


Son Güncelleme:11:06:51 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa HABERLER YAŞAM

Yaşam

Fotomodel olduk....

Kullandığım araç fotomodel oldu. Nasıl mı?
Radar sayesinde....
Sevgili Starex'imin boy boy fotoğraflarını çekip evime yolluyorlar sağolsunlar. Bu sene aldığım kaçıncı radar cezası bilemiyorum. Sayelerinde sadece bir fotoğraf albümü oluşturabilirim. Şimdi bunları yazdım diye sanmayın ki trafik canavarıyım. Sanmayın ki arabayı kullanırken ayağım sonuna kadar gaz pedalında, ibre en sonda sürat rekorları kırıyorum.
Radara yakalandığım yer İstanbul-Ankara otoyolu. Yakalandığım hız saatte 116 kilometre.

Otomobil     - 50 Km/s  - 90 Km/s    - 120 Km/s

Otobüs       - 50 Km/s  - 80 Km/s    - 100 Km/

Minibüs,
Kamyon,      - 50 Km/s  - 80 Km/s    - 90 Km/s
Kamyonet


Cezayı alan araç Hyundai Starex... Her ne kadar otomobil özellikleri taşısa da, minibüs olduğu için kamyon ve kamyonet kategorisinde yer alıyor. Yani şehirler arası yolda, içinde en az elli altmış can taşıyan yolcu otobüsleri 100 kilometre saatle gidebilirlerken ben saatte en fazla 90 kilometre yol yapabilirim.
Şimdi siz kendinizi benim yerime koyun ve düşünün. Otoyolda hız limitlerine uygun bir şekilde ilerliyorsunuz. Hava açık, yol şartları oldukça elverişli. Şerit sayısı dört. Görünüşte hiçbir sorun yok gibi değil mi.
Değil işte... Çünkü arkanızda sıralanmış halde araçlar var. Kimi selektörlerini açıp açıp kapatıyor. Kimi art arda kornaya basıyor. Hele kamyonlar ve otobüsler... En sağ şeritte olmama rağmen sürekli sıkıştırıyorlar.
İki seçeneğim var; ya hız limitlerine uygun bir şekilde devam edip onlar tarafından sağ bariyerlere yapıştırılma tehlikesiyle ilerlemek ya da hız limitini ihlal edip yoluma devam etmek.
Ne diyeyim hız limitlerini kim belirlediyse, radarların koyulduğu yerleri kimler seçiyorsa helal olsun. Sayelerinde Türkiye Cumhuriyeti dış borçlarını ödediğim cezalarla kapatabilir.
Tek merak ettiğim şey var, acaba beni sıkıştıran kamyonlara, otobüslere de aynı ceza gitmiş midir?

 

 

 



8 Mart ve "Şu Kadarcık Tek Taş"

Her sene 8 Mart tarihi yaklaştığında televizyonlarımızda çeşit çeşit reklamlar boy gösteriyor. Özellikle pırlanta ve altın firmaları bu konuda birbirleriyle yarışıyor. Kozmetik firmaları da yine 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla özel reklamlar hazırlatıyorlar. Dünya Kadınlar Günü'nde eşine “ŞU KADARCIK” tek taş almayan koca neredeyse aforoz edilecek. Oysa bugün dünya kadınlarının özgürleşme mücadelesinin başlangıcı sayılıyor...Peki Dünya Kadınlar Günü'nün tarihçesini yeteri kadar biliyor muyuz?



Allahım Aklımı Muhafaza Et

4 Kasım 2008 günü saat 16.30 da Bakırköy Akıl Hastanesi Kütüphanesinde yapılan bir söyleşide konuşmacıydım. Diğer konuşmacılardan biri 1960-1977 arası Bakırköy Akıl Hastanesi Başhekimliği görevini üstlenen Dr. Faruk Bayülkem, diğeri 1967 ile 1990 yılları arasında hastane idare müdür yardımcılığını ve müdürlüğünü üstlenen Ümit’di. Ben orada ne yapıyordum? 1960 ile 1974 yılları arasında hastanenin rehabilitasyon çalışmalarına katılan, spor bayramlarını yürüten ve bu hastanede altı yıl adli suçlu olarak hasta kaydında kalan bir kişiydim. Ben son konuşmacıydım.

96 yaşındaki (Allah daha uzun ömürler versin) Bayülkem’le karşılaştığımda elini öpmek için savlet ettim. Elini geri çekerek ben sana ne demiştim?’ dedi. 45 yıl önce babandan başka hiç kimsenin elini öpme demişti. Bende çene bol. Efendim 28 yıl önce babamı kaybettim deyince bir defalık elini öptürdü. Başhemşire yardımcısına sordum, hastanede kaç hemşire çalışıyor diye, beş yüz hemşire varmış. Az değil mi dedim, o da azımsadı. Söyleşide Sayın Bayülkem kendi yaptıklarına hiç değinmeden hastanenin işlevini, oraya katkıda bulunan hekimleri, kendisinden önce ve sonra gelen baştabipleri öve öve bitiremedi. 21 Mayıs olaylarına katıldığı için ordudan çıkartılan Harbiyelilerden olan Ümit de kendi çabalarından hiç bahsetmeyerek Bakırköy’ü, o güne kadar çalışmış olan kişileri yaptıklarından dolayı öve öve bitiremedi. Bakırköy Akıl Hastanesi kütüphanesinde yapılan söyleşide izleyenlerin çoğunluğu genç doktor, hemşire ve psikologlardı. O dönemde hastanede kalan hasta sayısının 4000’le 6000 arasında değiştiğini, birisi narkoz teknisyeni olarak çalışan sadece 3 hemşire olduğunu, kırka yakın ilk mektep mezunu yardımcı hemşirenin bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Yoklukları yenen, o güne kadar bodrumlarda saklanan hastaları servislerin dışına çıkaran bir zihniyetin o hastaların rehabilitasyon çalışmalarından elde ettikleri gelirleri döner sermayeye ekleyerek bugünkü hastanenin kuruluşunu sağladığını, devletin mekanizmalarını çabalarıyla nasıl harekete geçirdiklerini anlatmaya çalıştım. Ardından sözlerimi şöyle bitirdim; 1980 yılında bu hastanenin başına askeri yönetim tarafından bir asabiyeci başhekim getirildi. O da vah vah hastalar çok kötü durumda, bunları aileleri yanlarına alsın baksın diye neredeyse hastanenin beşte dördünü sokağa attı. Herhalde ölüsü olan kırk gün, akıl hastası olan kırk yıl ağlar diye bir atasözü olduğunu bilmiyordu. (Bakırköy Akıl Hastanesi Başhekimliğine atanan Faruk Bayülkem 1960 yılında yönetimi bir sloganla almıştı; deli değil akıl hastası, tımarhane değil, akıl hastanesi. Onun için deli kelimesini kullanmıyorum.) Ben bir suç bilimciyim, bir kriminologum. Toplumu da bu açıdan etüd ederim. Sizden şimdi yardım istiyorum. Her gün gazeteler, basın organları yöneticilerimizin övülecek işlerinden yer ve zaman bulduklarında çivisi çıkan bir toplumun marifetlerini yazıyorlar. Düşünüyorum da bu 28 yıl önce kapı dışarı edilenlerden mi toplumun bu hale gelmesinde bir neden var? Bunu bir türlü çözemiyorum. Sizden bu konuya ışık tutmanızı rica edeceğim. Genç psikiyatristlerimiz ve psikiyatriyle uğraşan diğer sağlık personeli ne dediler diye düşünüyorsanız, sadece güldüler.



Sayfa 1 / 2

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »